Mü’minler İçin Ahkâf Suresi’nden Çıkarılması Muhtemel Bazı Dersler
(Allah’u a‘lem bi’s-savâb)
– Hakikat, delille ayakta durur; delilsiz iddialar da sığınaklar da mahşerde affedilmeyen düşmana dönüşür.
– İlâhî kelâm, hâşâ ne lafzı ne de mânasıyla bir beşer kurgusudur. O, hikmet ve azamet sahibi Âlemler Rabbi’nin rahmet tecellisidir.
– Gökler ve yer, hâşâ bir veya birkaç tesadüf putunun eseri değildir. Bir bütün olarak varlık, tüm cüzleriyle hikmet ve kudret sahibi Âlemlerin tek Rabbi (cc) Allah Azze ve Celle tarafından belirlenmiş bir süreyle, hak üzere yaratılmıştır. Kur’ân-ı Azîmüşşân da varlık da tefekkür edenler için bir kaynaktan çıkmış birer âyettir.
– Varlığa ve hatta yokluğa dair iddiası olanlar, zanna değil; vahiyle bildirilen sabit bilgilere dayanmak zorundadır.
– Kesin habere göre Allah’ın (cc) gayrısında kalan şu duyarsız, işlevsiz veya kendinden âciz mahlûklara bağlanan umut, mahşer günü mutlaka düşmanlığa dönüşecektir.
– Vahyin yüksekliğini idrak edemeyince, ondan yüz çevirince inkârcının sığınabileceği tek sahte sığınak, belki ona “apaçık büyü” demekten başka bir şey olmayacaktır. Hâlbuki vahiy ruhtur. Fersizlere fer, cansızlara can verir, hayat verir, medeniyetler inşa eder. Bu açık hakikati inkâr etmek, münkir için sadece bir kaçış yoludur.
– Zihnini kibrine teslim eden insan, yanı başındaki hakikati idrak edemez de ona “eskilerin yalanı” der, kendini kandırarak. Hâlbuki hakikat, eskilerin ve yenilerin tüm hak karşıtı, masala dönüşmüş yalanlarının karşısında sönmeyen ilâhî bir meşale olarak hep var olagelmiştir. Dolayısıyla aslında masal dedikleri şey, tarih boyunca sürmüş ve sürecek olan hak-bâtıl mücadelesidir.
– Hakikati savunanın en güçlü motivasyonu, Allah’ın yaşananlara şahitliğinin farkında olmasıdır… Allah (cc), bâtıl savunucularına da hak savunucularına da şahittir. Bu şahitlik, bir taraf için zillet, bir taraf için de izzet vesilesidir.
– Mümince önderlik, gaybı bilmekte değil; vahyin yüce öğretilerine sadakat ve azim içinde tâbi olmakla mümkün olabilir.
– Hakikat karşısında büyüklük taslamak, insanı kendi eliyle yüce hidayetten mahrum eder. Hidayetten mahrumiyet, kişiyi oradan oraya savurur durur. Ömür, günahtan günaha savrulmalar arasında heba olur gider.
– Hakikat statüye bakmaz. Bilâkis hakikat, ona dünyevî, sözde yüksek statüler yoluyla kibirlenerek yaklaşmaya çalışanı kendinden mahrum bırakır.
– İlâhî mesaj, ilk nebiden son nebiye kadar tek zincirin halkalarının devamlılığı gibi, dünün rehberliğini tasdik ede ede zaman içinde hep var olagelmiştir…
– “Sözde kalan” iman da savurucudur. Ancak “sabırla istikamet muvaffakiyeti”, anne-baba duası ve sâlih amellerle beslenmiş iman ise insanı âhirette yüce rızaya taşıyacak vesileler olacaktır.
– Rabbini “tek” bilen, yolunu düz tutan/tutmaya çalışan ne geçmişe üzülür ne de gelecekten korkar… O, huzurda en güzel amelleriyle karşılanacağının müjdesiyle, bir ümit, mahviyet ve mahcubiyet insanı olarak nefes alıp vermeye devam eder dünyada…
– Zahmetle başlayan ömür, şükür ve tövbe ile olgunlaşır. Yüce öğretiden ilhamla denilebilir ki: İyi insanın hikâyesi, esasen “cennet vatan” için dünyada bir olgunlaşma hikâyesidir…
– İhlâsla yapılan her güzel amel, hem geçmiş kusurların kefareti hem gelecek hayırların müjdesidir, inşallah.
– Anne-baba feryadına “öf” çeken, kendi geleceğini masal zanneder. Hâlbuki büyük yüzleşmeden kaçış mümkün değildir. Mümin zihninde evlat ve ebeveyn, bir bütünün parçaları gibidir. Anne-babaya hürmet ve hizmet, cennet kapısının anahtarı olacaktır.
– Hiçbir güzel niyet ve amel asla kaybolmaz. Herkes Allah katında kendi tercihleriyle derecelendirilecektir. Madem öyle! Müminler dahi her insanı, her kardeşini dünyada aynîleştirmek derdinde olmamalıdır. Birbirlerinin güzel yanlarını takdir, teşekkür ve iltifatlarla bereketlendirmeye çalışmalıdırlar. Müminler ile kâfirlerin dereceleri ise zaten asla birbirinin aynı olmayacaktır… Cennetin dereceleri olduğu gibi cehennemin dahi dereceleri olacaktır.
– Kendilerine bir imtihan olsun diye verilmiş dünya nimetlerini, hamd, şükür ve kulluk şuurundan mahrum bir şekilde “gününü gün ederek tüketenler”, âhiret yurdundaki nimet haklarını da burada tüketmiş olacaklardır.
– Tarih de coğrafya da göklerin uyarısına gözlerini kapatıp gücüne güvenenlerin ıssız kalıntılarıyla doludur.
– Gerçek dost, yakınlarını bekleyen tehlikeyi önceden haber verendir.
– Cehaletle mâlul inkârcı, uyarıldığı felaketi “Hadi gelsin o zaman!” diyerek davet edecek kadar gözünü karartabilir. Hâlbuki aklıselim sahiplerinin gezip dolaşırken dahi bildiği şu hakikati o, son nefesinde zorunlu olarak zaten öğrenecektir: “Dünya hayatı, vakit olarak sadece bir günün bir parçası gibidir.” Dolayısıyla azgın, zalim kâfire demeli ki: “Sen hangi azabı davet ediyorsun? Uzaklık yakınlık sana bana göredir. Azap ise vakti gelince gerek bu dünyada gerek âhirette mutlaka zalimlere uğrayacaktır. Nicelerine uğradı da!”
– Tohumun fidana dönüşme vaktini Hz. Allah Azze ve Celle belirler; kulun payına düşen ise elindeki tohumu toprakla buluşturmaktır. İslâm davetçisinin hikâyesi biraz da ziraatçı gibidir. O, hakikati olduğu şekliyle, bilgiyi bozmadan, “en güzeli temsil gayretinde” çevresine bildirmekle mükelleftir. Bilginin iman bereketine dönüşmesi ise ezelî, ilim sahibi, Kadir Allah’ın takdirindedir. Celle Celâluhu…
– Yalın gözlerin, yağmur ve bereket müjdecisi gibi gördüğü bulutların, yaygınlaşmış “kalp katılığı ve akıl tutulmasıyla mâlul hakkı inkâr” günahı yüzünden helâk rüzgârlarına dönüşmesini kim engelleyebilir Allah’tan gayrı? (Celle Celâluhu)
– “Helâk ol!” ilâhî emrinin karşısında ne devasa yapılar ayakta kalabilir ne de kibirli insan nesilleri…
– Hakikati bâtıl perdelerle örten gözden, onu saf hâliyle duymak istemeyen kulaktan ve hissetmeyen kalpten zalim insana koruyucu zırh olmaz, olamaz…
– Gözünün önündeki yıkımdan ibret almayan zihin, elbette “hakikati duyan gayb elçisi”nin gerisinde kalır.
– Tarih, insanın uyanması ve özüne dönmesi için yazılmış canlı bir ibretlikler sahnesi gibidir. Ve her ölüm, insan için “kendine gel!” diyen bir sarsıştır…
– Zor zamanlarda yok olan sığınak, rahat zamanlarda uydurulmuş bir illüzyondan ibarettir… Kimilerinde korku, kimilerinde sevgi, kimilerinde dostluk, kimilerinde de dünyevî çıkar aracı olarak sürdürülen “put-insan ilişkileri”, zorluk günlerinde bir anda parlayacak düşmanlık ateşine dönüşecektir.
– Hakikate ulaşmanın ilk şartı, kibri susturup insana yakışır şekilde can kulağıyla dinlemektir… Net olan şudur ki hakikat derdi olup arayan gönüller dinleyebilirler.
– Hakikat tektir; samimiyetle dinleyen her yürek, Hz. Musa’dan Hz. Muhammed’e uzanan çizgiyi fark eder, bilir ve tanır: Tevhid…
– Allah’ın davetçisine açılan her samimi yürek, günahların yükünden ve azaptan azat olur.
– İlâhî çağrıya sırt dönenler, ne yeryüzünün ne de gökyüzünün hiçbir köşesinde Allah’ı âciz bırakamazlar.
– İman kitabımızda verilen kat’î bilgiye göre, devasa gökleri ve yerleri “kün” emriyle olduran yüce kudret, belirlenmiş vakitte ölü canları diriltecek ve hakikat inkârcısı zalim müşrikleri mutlaka hesaba çekecektir.
– Dünyada hak davetçilerinin çağrılarına karşı gözler ve kulaklar kapatılarak geliştirilen red tavırların her biri, âhirette pişmanlıkla boyun büktürüp baş eğdiren itiraflara dönüşecektir… “Keşke, keşke”lerle kurulan itiraf ve yakarış cümlelerinin bir hükmünün olmayacağını Aziz Kur’ân daha dünyadayken insana haber veriyor.
– Ey hakikat davetçisi! Unutma ki zaman dar, sorumluluksa büyük! Öyleyse sen de azim sahibi kutlu elçiler gibi sabrederek hak yolunda adımlar atmaya devam et… Vazgeçme! Kutlu yolda atılan her bir adımın kutludur…