MEVCUT DÜNYANIN ABSÜRT HÂLİ İÇİNDE MÜSLÜMAN KALABİLMENİN İMKÂNLARI VE KÜÇÜKLÜ BÜYÜKLÜ SORUMLULUKLARIMIZ…
Merhametlilerin
en merhametlisi olan Allah'ın adıyla…
İtaat, insan için, hatta tüm canlılar için ontolojik bir gerçeklik. Bu sebeple: Doğumundan itibaren tüm çocukluk döneminde anaya, babaya, dedeye, neneye, abiye, ablaya hem muhtaç hem itaate mecburdur insan… İradî yönü gelişip büyüdükçe evvel emirde peygamberlere, onlar vesilesiyle de yüce Yaratıcı'ya itaatle mükellef…“Yaşam”ın yanında, “hayat”ını da “toplulukla” sürdürmek mecburiyetinde olan insan, yine toplumun çıkardığı dâhilere, muallimlere, büyük bildiklerine itaat ederek sürdürmek zorunda. Bu husus, işin hem tabii hem de biraz zorunlu kısmı…Dolayısıyla insanlar birbirine hiç de öyle küçümsenmeyecek kadar bağımlı aslında. Kim “ben muhtaç değilim!” diyebilir ki yaşamında ve hayatında?
“Sınırsız özgürlük” denilen bir “boşboğazlık” kavramı, “ed-Din”in insanla ilgili tüm buyruklarında mutlaka gözettiği, yukarıda bahsetmeye çalıştığım o ontolojik yapıya kökten aykırı ve büyük bir yanılgı… Daha doğrusu şeytanî bir yanıltmaca. “Havada bir kavram” denilemeyecek derecede de tehlikeli… Art niyetli
hokkabazların elinde, cehaletle müptela bireyleri (esasen birey görünümünde
kitleleri) gütmek için keşfedilmiş rezil, “sihirli”, “dilsel” bir malzeme…
Böylesine arızalı, “sözde bir fikir”in tedavülüyle; insanın hakikatine aykırı olduğu hâlde toplumlar bu düşük ve düşürücü söylem bahanesiyle; kendilerini avutan toplum mühendisleri maharetiyle hayatlarının belki de tüm alanlarında sömürü çarkları arasında oradan oraya savrulup durmakta. Öyle ki, “bugün buraya, yarın oraya!”… Moda her yerde… Kitleler, gizli açık, hiyerarşik düzenli ast-üstlü efendilerine itaat ederek/ettirilerek ömürler tüketmekte… İşin içinde en çok kullanılan malzeme maalesef ki “kavramlar”. Bu 5-10 yıl şu kavram, yarınki 5-10 yıl öbür bir kavram! İçi kendi hedeflerine hizmet edecek şekilde boşaltılıp doldurulmuş kavramlar… Alıcısı çok. Çünkü çağ propaganda çağı. Çok insan tarafından bilimin bizzat kendisine aykırı olacak şekilde, masumiyet elbisesi giydirilerek “put”a çevrilmiş bilim çevresi bile üniversiteler maharetiyle, tezler, dersler, uzmanlıklar, makaleler, konferanslar, TV programları sayesinde bu çirkin işlere alet ediliyor.
Şer, hiçbir alanı boş bırakmıyor. Daha kötüsünü söyleyeyim, maalesef bazı din yorumcularını bile istedikleri yöne yönlendirebiliyorlar. Allah'tan bu operasyonel hareketlere karşı İslam, sahte yorumculara ve onlara kanan kitlelere rağmen kendi özünü her zaman korudu ve hâlâ koruyabilmekte. Her yalan yorum, bir süre sonra ortaya çıkan hakikatiyle bertaraf edilebiliyor. “Hak geldi, bâtıl zail oldu.” kutlu sözü kendini her çağda, her bölgede gösteriyor.
Yukarıda az buçuk dolaylı olarak değindiğim sınırsız “özgürlük” kavramı yanında bir de “zevkler” meselesi var ki bahanesiyle işlenen çürütücü cürümlerin yaygınlığını idrak etmek normal akıl için oldukça zor mesele. Ciddi ciddi düşünmek, gözlemlemek lazım. Şunu söylemek zannediyorum ki pek mümkün: “Dinî literatürde lanet şeytan nasıl ki nefs üzerinde kışkırtmalar yaparak insan iradesini zamanla ele geçiriyor ya!; Efendilerden putlar da bu özgürlük fikri ve zevkler silahını kullanarak fert ve toplumların nefislerini kışkırta kışkırta ve alıştıra alıştıra iradelerini ele geçiriyor…”
Zevklermiş!
Neyin zevki!
Alabildiğine tüketen ‘absürt, düşük işler zevki’. Zevk-i selimle, “üretken zevk” sahibi olunsa dünya, şiirden, edebiyattan, sanattan ve estetikten yana harikalarla dolup taşardı. Ama öyle mi? Esaslı ilerlemeci ve gelişmeci mantığa göre her gün yeni iyiye ulaşıp daha iyi bir dünya inşa edileceğine, birçok düşünen kafaya göre dünya her geçen gün, hem de acelesi varmışçasına hızlıca kirlenmeye devam ediyor. İnsanlığın genel manzarasına dair endişelendiren tehlikeli bekleyişler maalesef ki her geçen gün artıyor. İnsanlık, sığındığı “sınırsız özgürlük” algısını besleyen “puttan yardımcı kavram” olan “zevkler” bahanesiyle kendi elleriyle daha çok yaşanmaz kılıyor üzerinde yaşadığı dünyayı.
Ne yapalım? Böyle bir dünyada Müslümanlar olarak oturup “ahlarla vahlarla” ağlayalım ve
hayırlısıyla bu kirletilmiş dünyadan kurtulmak için uslu uslu ecelimizi mi bekleyelim yani? Yakışır mı Kur’an ehline bu? Vefatı esnasında bile yürüyen bir ümmet görmek isteyen ve cihad meydanlarına ordu süren bir peygamberin ümmetine yakışır mı oturup ecelini beklemek? Kim evet diyebilir ki bu sorunun cevabına? Yukarıdaki o kötü tasvirler elbette, sahih kaynaklar üzerinden din, iman, İslam, Allah, peygamber, kitap, ahiret bilincine sahip olamayan veya yeterince sahip olamayan insanlık kesimi için geçerli. Dünya hepten kötülerle dolu değil ya! Şükür ki az da olsa iyiler de var ve kadim nebevî bilgiye göre “her zaman var olmaya devam edecek.” Allah'ın izniyle (cc)... Şu kadar kötülük içinde iyilerin varlığı bütün âlem için bir umut ışığı, elhamdülillah…Ama önce Müslümanlar bu umuda baştan kendileri iman etmeli. “İnanmalı” demiyorum, “iman” etmeli diyorum ısrarla. Çünkü mü’min, Allah'tan (cc) ümidini kesmeyendir. Kutlu öğretide ümitsizlik ancak münkire yakışandır. Bu bir iman mevzuudur. Öyle böyle bir şey değil yani! Nelerle mükellefiz o zaman? Neler yapmalı ya da nereden başlamalı? sorularına cevap denemesi olsun için şu aşağıda yazacaklarımı saysam yanlış olmaz kanaatindeyim. Bunlar sorumluluklarımızdır da: “Ne olursa olsun Kur’an, siyer, sünnet-i seniyye sohbetlerini başlatmak ve çoğaltmak, bazı eksikler ve yanlışlar sebebiyle bu Kur’an halkalarını yerli yersiz ulu orta eleştirmemek; Bu derslerde tüm sahih birikimlerden, tarih, siyaset, edebiyat, kültür vb. kaynaklardan ve imkânlardan yararlanmak; Ümmetin geleceğine dair stratejik aklı geliştirmeye çalışmak; Filistin başta olmak üzere mutlaka önemli mazlum coğrafyalar ve gönül
coğrafyalarımıza dair cümleler kurmak; sürekli eleştiri dili değil, en çok rahmet ve merhamet dilini kullanmak; Tevhid etrafında vahdet vurgularını ihmal etmemek; ülke için, millet için, ümmet için dertlenmek; üretilen hayırlı şeyler için hamd etmek, ilgilileri de takdir ve tebrik etmek; ümidi beslemek, ümitsizliğe mâni olmak; dua cümlelerini çoğaltmak, duaların davaya dönüşmesi gerektiğini, Allah için sürekli gayret hâlinde olmak gerektiğini birbirine hatırlatmak; yapılan güzel işleri paylaşmak, birbirini haberdar etmek; Müslümanların yakından uzaktan insanlığa karşı sorumluluklarını hatırlatmak; tüm samimi ‘gayret ehli’ için birbirinin gıyabında dualar etmek; sohbetlere sürekli katılım için her defasında şeytanın bacağını kırmak; düzenli okumak, güzel kelimelerle konuşmak; sahih bilgiye dayalı paylaşımlarla birbirini ders ortamlarında beslemek; İslam'a ve Müslümanlara yönelik içerden ve dışardan yapılan ilmi ve fikrî saldırıları bertaraf edecek etkili eleştiriler ve cevaplar bulup paylaşmak; bunu yaparken dedikodu ve çekişme denilecek şekilde lüzumsuz tartışmalara asla girmemek; Mecid Kur’an'ın ve kurban olunası sünnet-i seniyyenin konuşulup öğrenildiği o manevi ortamlarda şeytanı sevindirecek şekilde birbirinin kalbini kırmamak, nefsi davranmamak; ortamlarımızı kardeşlik havası içinde karşılıklı anlayış geliştirecek en güzel kelimelerle kaynaşma ortamlarına dönüştürmek; elden geldiğince İslami çalışmalara ailelerle iştirak etmek, mutlaka bir ‘ortak amel zemini’nde gruplarla hareket etmek vs.” Bu pratikleri mutlaka düşünmek, geliştirmek, hayata geçirmek ve diri tutmak zorundayız diye düşünüyorum. Tüm bunların yanında özellikle şehrin ya da ilçenin belli başlı camilerinde olmak üzere, sohbetlerle, zikirlerle, dualarla, mevlid ve ilahilerle manevi atmosfer oluşturabilecek tarihi mekânlarda ailece katılınabilecek şekilde iman heyecanını arttıracak organizasyonlar icra etmek ve mutlaka katılmaya çalışmak gerek diye düşünüyorum. İslam'ın görünürlüğünü sadece cuma namazlarına hasretmek de doğru olmaz kanaatindeyim… Elbette tek başına sohbetler ve dersler yeterli olmayacaktır. Zira bazı ilim ehli koca koca adamların, zannımca ve herhalde amelsizlikten, eylemsizlikten; dost meclislerinden, “ortak amel zemini” dediğim gayret ortamlarından mahrumiyet içinde salt entelektüel birikimleriyle vara vara vardıkları yerin, İslam'ın ve Müslümanların aleyhine olacak şekilde yeryüzü şeytanlarına hizmet etmek makamı olduğunun şahidi oluyoruz… “İslami kaynaklar üzerinden ihtiyaç varsa yeni yorumlar ve içtihatlarla dinimizi acaba nasıl daha çok yaşanılabilir bir din hâline getirebiliriz; bu hususta bir katkımız olabilir mi?” endişesinden uzak; adeta “yepyeni bir din” ile çıkabiliyorlar halkın karşısına bu tipler.
Son söz diyelim artık:
Dünyamız, din karşıtı ideolojilerle, çarpıtılmış kavramlarla, işgal ve savaşlarla ne kadar kirletilmiş olursa olsun, insanlık ne kadar saptırılırsa saptırılsın, Aziz İslam'ın yüksek potansiyeli bu dünyanın yeniden imarına ve yeterince insanın ıslahına dair hâlâ ve her zaman yüksektir. Zira mevcut dünyada tek ilahî rahmet sığınağımızdır. Aziz İslam'ın bu konuda olağanüstü güçlü ve kendini ispatlamış mucize bir din olduğu asla unutulmamalıdır…Zaten mesele (hâşâ) dinin yetersizliği meselesi değil, maalesef Müslümanların yetersizliği meselesidir. İyi yetişip Aziz İslam'ı maddi, manevî ve ahlakî bağlamda en iyi temsil edebildiğimiz vakitler geldiğinde, bunalım ve buhranlarla imdat isteyen dünyaya: “Yettik, yettik ey dünya!” diyebileceğimiz gün de gelmiş olacaktır Allah'ın izniyle (cc)...
(Allahu a’lem bi’s-savâb)