Ülfet Eğitim ve Yardımlaşma Derneği

DEĞİŞEN DÜNYADA SİVİL DİPLOMASİ

23.8.2026 • visibility 394

Anadolu Buluşmaları, gelenekselleşme iddiası taşıyan bir sivil toplum çalışmasının adıdır. “İddia” diyoruz, çünkü bir iddianın hayat bulması yapılan sempozyumların sayısından ziyade içeride ve dışarıda gerçekleşen geniş tabanlı kabullerin sonucuna bağlıdır.

Aylar öncesinden insanların, “Bu sene ki üst başlığınız nedir?” Şeklinde sordukları sorular, sahadan gelen konu önerileri, konuşmacı ve başlıkların netleşmesi, katılım için gösterilen yoğun çaba ve tabi ki ortaya çıkacak eserin (buluşma kitabının) heyecanla bekleniyor olması. Bütün bunlar Anadolu Buluşmalarının gelenekselleşme sürecini şekillendiren önemli unsurlardan bir kısmı. Buluşmalarda konuşulanları pratiklerimiz ile buluşturmak ve gerçek hayata taşımak ise, asıl hareket noktamızı oluşturuyor.

Buluşmalar, konuşup dosyalayacağımız arşiv konuları değildir! Tarihe not düşmek, gök kubbe altında güzel bir seda bırakmak ama son tahlilde bütün bunları ibadet şuuru ile bir ödev ve sorumluluk alanı olarak görmek gerekmektedir. 

‘Hiç bir söylem yola çıkmış bir düşünce kadar kıymetli değildir.’  

Anadolu federasyonu yola çıkmış bir Düşünce Hareketidir.

Evet, düşüncedir; ama salt düşünce değil, harekettir de.

Evet, Düşünce hareketidir ve yoldadır.

Peki, ‘Değişen Dünyada Sivil
Diplomasi’nin hikâyesi nedir? Nasıl ortaya çıktı?

Öncelikli olarak şunu ifade etmek lazım Anadolu Buluşma başlıkları,

- Salt kendi özelimizde yaşadıklarımızdan mülhem ortaya çıkan, oluşan başlıklar değildir. 

- Salt yaşadığımız ülkeyi ya da sivil toplum faaliyetlerini de temel alarak ortaya çıkmıyor.

Buluşmalar; yaşanılan ve yaşanılması muhtemel mevzuları öngörerek,
bunlar ile ilgili mevcut ya da oluşabilecek fotoğrafları ortaya koymaya
çalışıyor. Sonra da bunlar üzerinden bir okuma yapılmaya çalışılıyor. Ülkemizin jeopolitiği önemli, yaşadığımız coğrafyanın farkında olmak durumundayız, coğrafya alelade bir yer değildir Burası, bir Kuzey Avrupa ülkesi değil. Üç kıtanın kesişim noktası. Tarihte birçok uygarlığın, medeniyetin ortaya çıktığı (ve aynı zamanda zımnen tarih olduğu), bir coğrafyayı ifade ediyor. Türkiye, sadece misak-ı milli sınırlarından ibaret olamayacak kadar geniş tarihi arka plana sahip bir ülkedir. 

Tarihi hinterlant; bir yerin tarih boyunca bağımlı olduğu, beslendiği ve etkileşim kurduğu coğrafi ve kültürel çevre demektir. Ülkemiz bu bağlamı ile yenidünyada önemli bir konuma sahip durumda. Tabi ki bu yeni durum ve durumlara karşın yeni pozisyonlar almak da önemli. Pozisyon belirleme, sadece siyasetin konusu değildir. Sivil toplum olarak bizlerin de nasıl bir pozisyon alacağı geleceğimiz açısından önem arz ediyor. Bu değişim ve dönüşüm içerisinde nerede duracağımız (düzeltiyorum) durmayacağımız konusu düne kıyasla çok daha hayati bir konu.

Yeni vasatımız ne olacak?

‘İki çocuğunuzun birisini savaş, diğerini barış dönemi için
yetiştirin!’
diyen Aliya’nın telmihi ile barış döneminin
sözünü söylemek yetmiyor. Bu dönemin işini yapacak bir nesle de ihtiyacımız
var. Bunların yetişmesi için hazırlıklarımız yeterli mi?

Bütün bunlarla birlikte, sivil toplum olarak sadece bulunduğu
şehirlerle ilgili bir çalışma yürütüyor olmak mümkün gözükmüyor. Suriye
konusunda bunu yaşadık. Filistin meselesi, bunun böyle olamayacağının en net
fotoğrafı!

Bu hususta geniş bir perspektife ihtiyacımız var.

Bu bakışın ve birikimin gençlere akması önemli. Daha etkili ve dinamik
bir yapıya evirilmek durumundayız.

Tabi ki sivil diplomasi, batı menşeli bir üretim. Bunu, kendi öz
kültür ve geleneğimizden mülhem kavramsal bir çerçeveye taşıyabilir miyiz?

Bunun için önce mevcudu anlamamız şart. Sonra yeni kavram setleri
oluşturula bilinir. Yeni bir dil, yeni kavramlar ve yeni yöntemler ancak böyle
mümkün.

Diplomasi, ilk etapta devletler arası bir ilişki biçimini ifade ediyor
ve resmi bir şey. Sivil Diplomasi, bu nedenle bu resmiyetin içinde, dışında, yanında, ötesinde bir şey olarak kurgulanmalı. Hem sivil hem diplomasi dengesi nasıl kurulabilir? Diplomasi ile birlikte sivillik mümkün mü? Bu soruları tartışmamız lazım. Depremde gördük, birçok farklı ülkeden Sivil Toplum Kurumları sahada idi. Evet ülkelerinin resmiyeti üzerinden gelmişlerdi ama sahada ne yapacaklarına dair tamamen sivil idiler. Büyükelçiliğimizin bulunmadığı bir ülkede TİKA çalışmalar yürütebiliyor. Sivil Toplum, bu yönü ile resmiyetin üzerinde bir hareket alanı yakalayabilir. Ancak burada altın oran önemli. Aksi durumda ortada sivilliğin sadece lafı kalır! ‘Kültürel Diplomasi, Bilgi Diplomasisi ya da daha geniş ifadesi ile ‘İnsani Diplomasi’ bütün bunları konuşmak lazım.

‘Diplomasi’ kavramı olanca resmi/devletçi yapısına rağmen pratiğin
dönüştürücü etkisi ile iyice genişletilebilinir.

Diaspora, göç, yardım ve afetler sivil diplomasinin çalışma
alanlarından akla ilk gelenler. İdeolojik dilden kaçınarak, insani bir dil ve
insanı önceleyen bir yaklaşım benimsemek durumundayız.

Ulus devletlerin, modern dönemin tanımları ve çerçeveleri üzerinden
gidemeyiz. Tarihimiz, inancımız, kodlarımız, geleneğimiz buna müsait değil.

Şablonlara oturmuş bir zihinle “ Yeryüzü bize MESCİD kılındı.” İfadesini İHATA etmemiz ve buradan
bir İHYA çıkarmamız mümkün değil.