Ülfet Eğitim ve Yardımlaşma Derneği

Unutuş Mağarası’nda Aşınan İnsan

15.10.2026 • visibility 58

Platon, Devlet adlı
eserinde gölgeler metaforu üzerinden bir insan tasviri yapar. Mağara
alegorisinde cehaleti, gerçekliği, bilgiyi ve aydınlanma sürecini anlatır
hikaye :

“İnsanlar,
çocukluklarından beri yer altında karanlık bir mağarada boyunlarından ve ayak bileklerinden zincirlenmiştir. Başlarını arkaya veya yanlara çeviremezler; sadece karşılarındaki düz mağara duvarını görebilirler. Bu mahkumların arkasında yüksekçe bir set ve onun da arkasında yanan büyük bir ateş vardır. Ateş ile tutsaklar arasında insanlar geçer; ellerinde hayvan, bitki ve çeşitli eşya maketleri taşırlar. Ateşin ışığı bu nesnelerin gölgelerini karşıdaki duvara yansıtır. Mağarada yankılanan sesler de bu nesneleri taşıyan kişilere aittir.

Tutsaklar hayatları boyunca sadece duvara yansıyan bu gölgeleri ve yankılanan sesleri görürler. Bu yüzden gölgeleri mutlak gerçeklik sanırlar. Bir gün tutsaklardan biri zincirlerinden kurtulur ve arkasına dönüp ateşi ile nesneleri görür. İlk başta gördüğü ışık gözlerini kamaştırır, büyük bir acı ve şaşkınlık duyar. Zorlayıcı bir tırmanışın ardından mağaranın dışına, gerçek Güneş ışığına çıkar. Dışarıda ilk başta güneşe bakamaz; ağaçları, hayvanları, gölleri ve gerçek nesneleri (İdealar dünyasını) yavaş yavaş fark eder. En sonunda her şeyi var eden kaynağın Güneş olduğunu anlar.

Aydınlanan kişi, gerçeği görmüş olmanın verdiği sorumlulukla mağaraya, eski dostlarının yanına geri döner. Gözleri dışarıdaki parlak güneşten sonra mağaranın karanlığına alışamadığı için içerideki gölgeleri seçmekte zorlanır.

Mağaradaki tutsaklar onun bu haline bakıp alay ederler; dışarı çıkma çabasının gözlerini bozduğunu, dışarının tehlikeli ve saçma olduğunu söylerler. Hatta kendilerini zincirlerinden kurtarıp dışarı çıkarmaya çalışırsa ona şiddet uygulamayı ve öldürmeyi dahi göze alırlar.”

İçinde yaşadığımız fizik dünyası ile mağara, ön yargılar, alışkanlıklar ve toplumsal kabüller zinciriyle bağlanmıştır. Duyularımızla algıladığımız ve gerçek sandığımız görünümler, gölgeler üretir. Gerçeği ve bilgiyi aramak derdini taşıyan insan zinciri kıran ve dışarı çıkan kişidir.

İnsan dünyaya kaybolmuş olarak gelir. Fakat o hissi bastırmak ister. Hayatta kalmak, dünyada bir yaşam
kurmak için. Dünya hem bir arayış, hem bir unutuş mağarası. Unutma hissini feneri kılmış birey mağarada yaşamak ister. Ama bir arayış içinde olan karakter (şahsiyet), bütün gölgelere rağmen o mağaradan çıkmak, bir yol bulmak ister.

Kaybolma hissi yaşayan insanın, başka bütün dertleri geride kalır. Tek endişesi, tek ve o an en önemli
gayesi bir iz, bir aşina yüz, bir yol bulmaktır. İnsan her an bir arayış halinde, bir yol üzeredir.

Zgymunt Bauman, Sosyolojik Düşünmek eserinde konuya dair çarpıcı bir tespitte bulunur : “Yeterince sık birşekilde tekrarlandığında şeyler genelde tanıdık hale gelir ve tanıdık şeyler artık açıklama gerektirmez. Dünyada yolumuzu çizmemizi sağlarlar, hiçbir sorun teşkil etmezler ve böylece pek merak konusu olmayabilirler. Eğer insanlar sorgulamaya açık olmadığından ve sorgulandığı takdirde bu ihlale direnişle karşılık verileceğinden “oldukları haliyle şeylerden” memnunlarsa soru sorulmaz.”

Mağarada ‘tutsak insan’ Bauman’ın deyişiyle, sorgulamaya açık olmayan ve sorgulandığında bile bir karşı
duruş, direniş sergileyen, oldukları halinden memnun olan postmodern insana dönüşür. Unutma mağarasında aşınan insan zincirlerinden kurtulmak istemeyen, ondan memnun olan haliyle insanlıktan aşınmaya başlar.

Bazen insan bir unutuş içerisine bir tercih ile girer. Neye mal olacağını bilmeden aydınlığı karanlık sayan bir unutuşa düşer. Büyük bir unutuş! Kim olduğunu bilmek bazen çok acı verir. Olduğu şeyi bırakma çok zor gelir insana. İşte o an bir kopuşu yaşar insan. Nerede duracak! Kim olduğunu hatırlamak mı isteyecek yoksa olduğu konumu muhafaza etmek mi? Bu kopuş, konfor müptelası insan için büyük bir imtihan, bir vazgeçiştir. Oluş’undan vazgeçmek, olduğu konumu terketmek kadar daha acı değildir konfor mutluluğu yaşayan insan için. Nerede duracağımız, kimin safında olacağımız, neyi tercih ettiğimizle yakından ilişkilidir.

Bir ‘olmak doğumu’na mı, yoksa bir ‘ölü doğum’a mı hazırlanıyoruz?

Bilginin ‘bilinmek’ kavramıyla bağlantısını sahih bir zemin üzerinden yeniden kurmalıyız. Sosyal medya çağında bilgi daha çok bilinmek, tanınmak istenen bir nesneden; ‘paylaşılan bir şey’e dönüşmeye başladı. Üzerinde durulmayan, araştırılmayan, tartışılmayan, tefekkür ve temaşa edilmeyen bilgi, enformasyondan öteye gitmeyen ve bu haliyle ‘paylaşılan bir şey’ olarak bir dezenformasyon kaynağına dönüşür. İnsan zinciri kıran ve dışarıya çıkan değil, zincirine zincir ekleyen ve mağarada yerini tahkim etmeye devam edendir.

Bir konforun içinde bulmak istediğimiz yeni bir konfordur. Bir yol bulmak, bir yola çıkmak endişesi
taşımayan insanda yol, ‘rutin körlüğü’ içinde işten eve, evden işe sürükleyen bir anlam kaybına uğrar. Ruhun hayatımızdan çekilişi ile merkeze konumlanan beden, konforun hakimiyeti altında ‘ahlaki özne’, zihinlerde aşınan edilgen insana dönüşür.

Karakter Aşınması eserinde Richard Sennett, karakter ile kişilik kavramlarını yeniden tanımlamamıza yardımcı olur :

“Horatius bir insanın karakterinin, onun dünyayla olan bağlantılarıyla ilintili olduğunu yazar. Bu anlamda “karakter”, insanın içinde beslediği ancak kimse tarafından gözlemlenemeyen arzu ve duyarlılıkları ifade eden “kişilik” adlı modern türevinden daha kapsayıcı bir terimdir.” Bu kapsayıcı haliyle karakter,
omurgaya giydirilmiş ruha benzer.

Unutuş mağarasında parça, bütünden savrulmuştur. Omurgayı ayakta tutan karakter, ruhunu ‘gölgeler
konforu’nun içinde değil, hakikatin parçası olarak kendini yeniden hatırladığında, hakikati arayacağı aydınlıkta kendini bulacaktır.